Hüküm Verme Yetkisini Kime Teslim Ediyoruz?
Müslüman olarak bugünü anlamlandırmanın, bugüne karşı sorumluluklarımızdan biri olduğunu düşünüyorum. Fakat anlamlandırmaya çalıştığımız dünya, biz ona bakarken değişiyor. Bilgi çoğalıyor, hayat hızlanıyor; olan biteni takip etmekle ona bir anlam vermek arasındaki mesafe giderek açılıyor. Bu akış içerisinde yönümüzü kaybetmemeye, sırat-ı müstakim üzere kalmaya gayret ediyoruz.
Akıntı karşısındaki aczimizi fark etmek, ona teslim olmamızı gerektirmiyor. Ancak yalnızca tehlikenin farkında olmak da yeterli değil. Farkındalığın düşüncemizde, davranışlarımızda ve tercihlerimizde bir karşılığı olmadığında, bildiklerimiz zamanla pişmanlığımızın yüküne dönüşebiliyor. Görmekle yetiniyor, gördüğümüz şeyin hayatımızda neyi değiştirmesi gerektiğini erteliyoruz.
Abdurrahman Arslan, 1993 yılında Bilgi ve Hikmet dergisinde yayımlanan “Sekülerizm; Akleden Kalbin Parçalanışı” başlıklı yazısında, yeni hayat biçimine ilişkin eleştirisini onun moderniteyle dolu oluşuna yöneltiyordu.[1] Bugün bu eleştiriyi, dijital dünyanın ve yapay zekânın hayatımızdaki yeri üzerinden yeniden düşünmek gerekiyor.
Çünkü artık yalnızca işimizi kolaylaştıran araçlarla karşı karşıya değiliz. Sorularımıza cevap veren, metinlerimizi düzenleyen, tercihlerimizi karşılaştıran, kimi zaman ne yapmamız gerektiğine ilişkin öneriler sunan sistemlerle birlikte yaşıyoruz. Bu araçların sunduğu kolaylıklar gerçek. Fakat kolaylığın hayatımıza yerleşmesiyle birlikte hangi sorumlulukları da onlara devrettiğimiz, aynı ölçüde açık değil.
Beni düşündüren çelişki burada başlıyor. Bir yandan bu dönüşümün hayatı anlama ve yaşama biçimimizi değiştirdiğini hissediyoruz. Diğer yandan sunduğu imkânlardan faydalanıyor, hızına ve becerisine hayranlık duyuyoruz. Eleştirdiğimiz düzenin dışında durmuyoruz; onun kolaylıklarıyla kendi hayatımızı da kuruyoruz. Bu yüzden mesele, yalnızca teknolojiye karşı nasıl bir tavır alacağımız değil, onu kullanırken kendimize hangi soruları sormayı sürdüreceğimizdir.
Modern dünya görüşüne yöneltilen temel eleştirilerden biri, varlığı üzerinde tasarrufta bulunulacak bir kaynağa dönüştürmesidir. Dünya, anlaşılacak ve ilişki kurulacak bir varlık alanı olmaktan uzaklaşıp hesaplanacak, yönetilecek ve kullanılacak bir alana dönüşür. Bilgi de bu yaklaşım içinde, dünyaya hükmetmenin araçlarından biri hâline gelir.
Yapay zekâ bu imkânı insanın düşünme alanına doğru genişletiyor. Artık yalnızca üretim süreçlerini değil; dilimizi, dikkatimizi, kararlarımızı ve kendimizi anlatma biçimlerimizi de onun aracılığıyla düzenleyebiliyoruz. Üstelik bunu çoğu zaman zorlandığımız için değil, istediğimiz için yapıyoruz. Biraz zaman kazanmak, daha iyi bir cümle kurmak, belirsizliği azaltmak ya da bir kararın ağırlığını hafifletmek için.
Burada insana düşen, faydayı inkâr etmekten önce adaleti gözetmektir. Kendi rahatlığımız için kullandığımız bir aracın kendimizle ve başkalarıyla kurduğumuz ilişkiyi nasıl değiştirdiğini sormalıyız. Bir şeyin yapılabiliyor olması, onun yapılmasının doğru olduğunu göstermiyor. Bir cevabın işimize yaraması da onu hakikate uygun kılmıyor.
Nietzsche’nin “Tanrı öldü” sözü, yalnızca bir inançsızlık beyanı olarak okunamaz. Aynı zamanda, Batı dünyasında Tanrı fikrinin ve Hristiyanlığın ortak anlam ve değer düzenini taşıma gücünün çözülüşünü işaret eder.[2] Bu çözülüş, insanı yalnızca eski cevaplarından değil, neye göre hüküm vereceğine ilişkin ortak dayanaklarından da uzaklaştırır.
Bugün yapay zekâya bakarken, bu düşüncenin açtığı soruyu başka bir yönden yeniden duyuyorum: Eski otoritelerin yerini kaybettiği dünyada, cevap verme yetkisini kime teslim ediyoruz?
Bu anlamda “tanrı dirildi” demek, yapay zekânın ilahî bir varlığa dönüştüğünü ileri sürmek değildir. Daha ziyade, insanın anlam ve hüküm arayışında ona açtığı yeri sorgulamaktır. Her an erişilebilir, hemen her konuda konuşabilen, soruyu soranın diline ve durumuna uyum sağlayabilen bir sistem, zamanla yalnızca danışılan bir araç olmaktan çıkıp başvurulan bir merci hâline gelebilir.
“Sekülerizmin dirilen tanrısı” benzetmesini bu ihtimal için kullanıyorum. Bu yeni merci, kendisine iman edilmesini istemez. Hayatımızdaki yerini çoğu zaman küçük bir talep üzerinden edinir: Bir sorumuzu cevaplar, bir tereddüdümüzü giderir, önümüze makul görünen bir yol koyar. Biz de cevabın rahatlığına alıştıkça, onun dayanaklarını sorgulamayı ihmal edebiliriz.
Buradaki otorite, makinenin kendiliğinden sahip olduğu bir hakikatten doğmaz. Eğitiminde kullanılan veriler, tasarım tercihleri ve onu geliştiren kurumların belirlediği sınırlar, verebileceği cevapları şekillendirir. Fakat bütün bunlar, karşımızda akıcı biçimde konuşan tek bir ses olarak belirir. Bu sesin tutarlılığı ve kendinden emin görünüşü, cevabın hangi kabuller üzerine kurulduğunu fark etmeyi zorlaştırabilir.
Dinle açıkça çatışması da gerekmez. Dinî bir soruya cevap verebilir, inancımızın dilini kullanabilir, bize anlayışla karşılık verebilir. Ancak kullandığı dilin bize tanıdık gelmesi, dayandığı ölçülerin bizimkilerle aynı olduğu anlamına gelmez. Kişiye uygun hazırlanmış bir cevabın, tarafsız ve tartışmasız bir hüküm gibi kabul edilmesi tam da burada mümkündür.
Müslüman olarak benim için asıl soru, yapay zekânın din hakkında ne kadar konuşabildiği değil; onunla konuşurken muhakememe, niyetime ve sorumluluğuma ne olduğudur. Bir araç düşünmeme yardımcı olabilir. Fakat neyin adil olduğuna karar verme, verdiğim kararın sonuçlarını üstlenme ve gerektiğinde kendi çıkarıma karşı durma yükümlülüğümü benim yerime taşıyabilir mi?
Bugünü anlamlandırmak, bu kolaylıkların ortasında kendi payımızı görmeyi de gerektiriyor. Yapay zekânın sunduğu cevapları kullanırken, hangi soruları sormaktan vazgeçtiğimizi fark etmek zorundayız.
Çünkü cevabı bir makineden almış olmak, yaptığımız seçimin sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor.
Bu yazının ilk hâlini 22 Temmuz 2023’te yazmıştım. 3 Ekim 2026’da yeniden ele alarak bazı ifadelerini ve düşünce bağlantılarını gözden geçirdim.
Abdurrahman Arslan, “Sekülerizm; Akleden Kalbin Parçalanışı”, Bilgi ve Hikmet, Bahar 1993, sayı 2. Yazıda bu eleştiri, yapay zekâ bağlamında yeniden yorumlanmaktadır. ↩︎
Nietzsche’nin “Tanrı öldü” ifadesinin kültürel ve ahlaki bağlamı için: Stanford Felsefe Ansiklopedisi, “Friedrich Nietzsche”. ↩︎