Makinenin Elindeki Adam ve Adamın Elindeki Makine


1999 senesinde Hasan Aycın’ın bir çizgisiyle Ömer Lekesiz vesilesiyle karşılaştım. Galiba ilk olarak Bocurgat’ı bana uzatmış, çizgilerin bendeki çağrışımlarını sormuştu. O gün incelediğim çizgilerden birisi hiç aklımdan çıkmadı. Çizgide, bir adam bilgisayarın başında oturuyor ve elleri klavyede bir şeyler yazarken bilgisayar da adamın zihnindeki klavyeye bir şeyler yazıyordu. Hasan Aycın’la görüşme fırsatım olduğunda kendisine hemen o çizginin hikayesini merakla sordum. Sirkeci’de bir bilgisayarcının önünde duran adamın vitrine bakmasından esinlendiğini söylemişti bana.
O yıllarda bilgisayar henüz bugünkü kadar hayatımızın içinde değildi. İnternet Türkiye’de yeni yeni yaygınlaşıyordu. Sosyal medya yoktu. Akıllı telefon yoktu. Google ismini aramızda duyan olmamıştı. Yapay zekâ ise benim gibi sıradan bir bilgisayar kullanıcısı için bilim kurgu filmlerinin konusuydu.
Fakat çizgi bana bir şeyler anlatmış olmalı ki aradan neredeyse otuz yıl geçmesine rağmen aklımdan hiç çıkmadı. İnsan ve bilgisayar birbirlerinin üzerinde çalışıyordu.
Geçenlerde ChatGPT ile yaptığım uzun bir konuşmanın bir yerinde bu çizgi yeniden aklıma geldi. Konuştuğumuz konu yapay zekânın bizden öğrenip öğrenmediği idi. ChatGPT’ye, bugüne kadar onunla yaptığım konuşmalarda benim söylediğim, onun daha önce bilmediği ve başka insanlara da ışık tutabilecek bir şey olup olmadığını sordum.
Sorunun kendisi biraz tuhaftı. Çünkü “bir maddeyle konuşuyor”, hatta ona benden bir şey öğrenip öğrenmediğini soruyordum. Verdiği cevap daha da ilginç bir yere götürdü beni.
Benim ona birtakım yeni “bilgiler” öğretmemden çok, konuşmalarımız sırasında ikimizin de başlangıçta açık biçimde ortaya koymadığı bazı düşüncelerin oluştuğundan söz etti. Burada durdum. Çünkü gerçekten de zaman zaman böyle şeyler oluyordu. Ben bir soru soruyordum. ChatGPT cevap veriyordu. Cevabındaki bir şeye itiraz ediyordum. O itirazımı kullanarak başka bir cevap üretiyordu. Ben bu defa kendi deneyimimden başka bir parça ekliyordum. Birkaç tur sonra başlangıçta ne benim söylediğim ne de onun söylediği bir düşünce ortaya çıkıyordu.
Peki bu düşünce kimin düşüncesiydi?
Benim mi?
Makinenin mi?
İkimizin mi?
Belki soru daha da geriden başlamalı.
Makinenin ilk cevabındaki düşünceler kime aitti?
Sonuçta karşımdaki yapay zekâ kendi kendine yetişmedi. İnsanların yazdığı kitaplardan, makalelerden, kodlardan, tartışmalardan, sorulardan, cevaplardan; yani insanlığın ürettiği devasa bir entelektüel birikimden öğrendi.
O halde garip bir döngünün içindeydik.
İnsanlığın geçmiş üretimi makineyi oluşturmuştu. Şimdi bu makine karşıma durmuş, düşüncemi etkiliyordu.
Ben ona kendi hayatımdan, işlerimden ve tecrübelerimden yeni parçalar sunuyordum. O bunları geçmişten öğrendikleriyle ilişkilendiriyor, bana başka bir sentezle geri veriyordu. Bu sentez tekrar benim düşünceme karışıyordu.
Tam o sırada Hasan Aycın’ın çizgisi geldi aklıma. Bilgisayar ve biz bugün hâlâ birbirimizin üzerinde çalışıyoruz. Fakat bugün çizgide sanki eksik kalan bir taraf daha var. Çünkü biz makineyi git gide insana dönüştürürken, bilgisayar da insanı bir miktar makineleştirdi. Bu karşılıklı dönüşüm nasıl çizilmeliydi?
ChatGPT’ye çizgiyi gösterdim ve “Bu çizgiyi bugün yeniden çizecek olsan nasıl çizerdin?” diye sordum.
İlk denemesinde konuyu fazlasıyla ayrıntılı halde anlattı. İnsanlar, dünya, yapboz parçaları, bilgi akışları, devreler… Yapay zekânın bu karakteristik kusurlarından birini oluşturduğu resmin üzerinde görmek ilginçti. Söylemek istediği şeyi söylemekle yetinmeyip bir de detaylarını açıklamaya çalışıyordu.
Oysa Hasan Aycın’ın çizgisinin kuvveti sadeliğindeydi.
Adam.
Bilgisayar.
Birbirlerinin üzerine yazan iki el.
Sonra ChatGPT’den çizgiyi sadeleştirmesini istedim.
Önce bilgisayar insanın kafasına yazarken insan da bilgisayarın içine yazdı. Fakat bunda da esaslı bir değişiklik olmadığını fark ettim. Eski çizgideki klavye yerini kaleme bırakmıştı sadece. Oysa geçen 30 yılda olan biten bundan daha büyük bir şeydi.
Bugün makine sadece insana sakladığı verileri vermiyor. İnsan da sadece komut vermekle kalmıyor.
İnsanla bilgisayarın birbirlerinin hafızasına, idrakına, muhayyilesine ve zihin dünyasına kattıkları arasındaki sınır gitgide bulanıklaşıyor.
Araştırmayı yapay zekaya bırakıyorum.
Bazen hatırlamayı ona bırakıyorum.
Bir konuyu anlamadığımda ona soruyorum.
Bir düşüncemdeki açığı bulmasını istiyorum.
Karar vermeden önce itiraz etmesini istiyorum.
Yazdığım bir metni ona gösteriyorum.
Bazen henüz ne düşündüğümü bile tam olarak bilmiyorken onunla konuşmaya başlıyorum ve ne düşündüğümü konuşurken keşfediyorum.
Bu durumda yapay zekâ hâlâ bizim dışımızdaki bir araç mıdır?
Elbette makine benim yerime insan olmuyor. Hissetmiyor, yaşamıyor, çocuk yetiştirmiyor, kaybetmiyor, yaşlanmıyor, hüsran duymuyor, hayret etmiyor. Benim yaşadığım bir tecrübeye sahip değil. Bunların birbirine karıştırılması yanlış olur.
Ama bir araç düşünme sürecinin içine yeterince girerse, ona “dışarıda” demek onu gerçekten dışarıda tutar mı?
Hesap makinesi hesaplamanın bir bölümünü dışarıya taşıdı. Fotoğraf, hatırlamanın yükünü kısmen görüntülere bıraktı. Arama motoru aradığımızı bulmanın, akıllı telefon ise hafızamızın, yön duygumuzun ve iletişimimizin bir bölümünü dışarıya taşıdı.
Üretken yapay zekâ ise daha ilginç bir noktaya temas ediyor: muhakemeye!
Belki de bu yüzden Hasan Aycın’ın yıllar önce çizdiği çizgiye bugün yeniden bakmak gerekiyor.
Bu çizgiyi chatgpt’ye tekrar çizdirdim. Son çizimde adamın kafası biraz ekrana benzemeye başladı, yüzünde sanki bir miktar boşluk oluştu. Ekranın içerisinde ise insana benzeyen, bir tarafı devrelere dönüşmüş başka bir yüz vardı.
Çizginin bu son halinde adam ve makine artık birbirlerine bakıyor. Adamın elleri de klavyede bir şeyler yazmıyor. Bir eli klavyenin üzerinde bekliyor. Enter’a mı basacak, ESC’ye mi, belli değil. Belki de seçme hakkının kendisinde olduğunu düşünüyor. Makineden kaçmak için kullanacağı aracın bile makinenin üzerindeki bir tuş olduğu gerçeğini henüz idrak etmemişçesine bir dalgın bakışa sahip.
Bu görüntü bana ilk çizgiden daha rahatsız edici geliyor. Çünkü ilk çizgide kimin yazdığı, kimin üzerine yazıldığı belliydi.
Bugün ise insan makineyi terbiye ederken makine insanı terbiye ediyor. İnsan ona ne istediğini öğretiyor, sonra ne istemesi gerektiğini ona soruyor. İnsan bazı işlerini ona devrediyor sonra o işlerin nasıl yapılacağı konusunda onu epistemik bir referansa dönüştürüyor.
İnsan makineyi kendisine halife tayin ederken, kendisi de onun eliyle dönüşüyor. Belki bundan sonra sorulması gereken soru “Yapay zekâ insanın yerini alacak mı?” değildir. Bu soru kolay bir soru olur. Çünkü bu durumda hâlâ iki ayrı varlığın karşı karşıya durduğu kabul ediliyor. Peki şöyle sorulursa cevap bulmak kolay olur muydu?
İnsan, düşünmesinin giderek daha büyük bir bölümünü kendisiyle konuşan bir “madde” üzerinden gerçekleştirmeye başladığında, insanın düşüncesi kime ait olur?
Müşterek düşüncenin doğurduğu sonuçların müsebbibi kim olur?
Bilmiyorum. Belki de bunu bilmek bugün için çok erken.
Fakat 28 yıl önce gördüğüm o çizgideki adam hâlâ bilgisayarın başında oturuyor diye düşünüyorum.
Ama artık birbirlerinin hafızasına bir şeyler yazmıyorlar.
Adam ekrana bakıyor.
Ekran da adama.
Birbirine dönüşüyorlar.